Benim yine Yunanistan’la ilgili kitap arayışım sırasında karşıma çıktığı için adından dolayı ilgimi çekmiş bir öykü kitabı: Atina Tuzun Var Mı? Kitabı biraz inceleyinde Yunanistan veya Atina şehriyle hiçbir ilgisi olmadığını hemen anladım ama yine de merak ettiğim için aldım kitabı.

Yazarı Hagop Mıntzuri (Demirciyan), 1886 yılında Erzincan’ın Küçük Armıdan Köyünde (Armutlu) doğmuş, köyündeki ilkokulda öğrenime başlıyor ve sonrasında İstanbul’a giderek hem bir akrabalarının fırınında çıraklık yapıyor hem de okuyor, Getronagen Ermeni ilkokulunda ilkokulu bitirip Robert Kolej’de de ortaokulu tamamlıyor. Daha sonra, 1907 yılında köyüne geri dönüp okulda öğretmenlik yapmaya başlıyor, evleniyor ve dört çocuğu oluyor ancak… 1914 yılında, bademcik ameliyatı olmak üzere İstanbul’a döndüğünde ekmekçi olarak askere alınıyor ve tehcir edilen dedesi, annesi, karısı ve dört çocuğundan bir daha haber alamıyor.  Tekrar evlenip iki kız çocuğu sahibi oluyor ve ömrünün tamamını İstanbul’da geçiriyor.

Fotoğraf: Ara Güler

“Yaban ellerde hamallık veya amelelik yaparak çiğnenip eziliyorlar; ama ta uzak yurtlarındaki evlerini şen ve esen tutuyorlardı. Şehirde amelelik yaparken köyde rençber tutuyorlar, kendileri şehirde çöpçü, kömürcü, seyis olarak, köydeki rençberlerine göre daha kötü koşullarda çalışıyorlar, belki de topraklarını sürüp ekinlerini biçen rençberlere ödediklerinden de az kazanıyorlardı; ama toprak sürülecek, ekin biçilecekti, başka türlüsü olamazdı onlar için. Belki de tüm sülaleyi alıp şehre götürmek uygun olurdu, manen ve bedenen çektikleri eziyetten kurtulurlardı; ama bunu yapmıyorlardı. Köydeki ev var olmalıydı; ora yurttu, memleketti, baba ocağıydı.” -Hrant Mateosyan, yazar, 1986 Yerevan

Elimdeki bu kitap ise yazarın 1966 yılında basılan “Armıdan” isimli kitabındaki bazı öykülerin Silva Kuyumcuyan tarafından Ermenice’den çevrilip Aras Yayınları tarafından basılmasıyla bize ulaşıyor. Armıdan kitabındaki diğer öyküler de yine Aras Yayınları tarafından basılan “Armıdan/Fırat’ın Öte Yanı” kitabından okunabiliyor (Henüz edinmedim ama okuduğumda onu da paylaşırım.)

“İsterse Galata’nın yarısını satın alırdı. Bütün bir semti satın alır ve oraya yerleşirdi; ama o yıllardaki birçok büyük zengin köylüler gibi düşünürdü. Memleketini terk etmek istemezdi. Orada yaşamalıydı, atalarının yerlerinde.”

Kapak Tasarımı: Aret Gıcır / Hagop Mıntzuri ve ikinci karısı Ardanuş

Ayrıca, kitabın sonundaki açıklamalar ve ekler kısmı da çok öğretici. Kitapta geçen terimleri, yer adlarını vs çok güzel açıklamışlar. Ben de yazarımız gibi bir Erzincanlı olduğum için kitabı okurken o kadar çok kültürel benzerlik buldum ki çok heyecanlanarak okudum kitabı. Hatta bugünkü adı Kedek olan annemin köyü, kitapta Kedinak adıyla bir Ermeni Köyü olarak geçiyor; bu bizim bilmediğimiz bir bilgiydi. Ayrıca kitapta geçen bazı kelimelerin, bizim yörede hala kullanıldığını farkettim (Gaban, Garabet, Poşa…). Babaannemin sokakta satış yapan bohçacılar için biraz da kötü bir anlamda kullandığı “Poşa” kelimesi ise Ermenice konuşan çingeneler için kullanılmış kitapta.

“Poşalar vardı; bir yıl gelmezlerse ertesi yıl mutlaka çıkagelirlerdi; yerleri de Azvidag’daki söğütlerin altıydı. Sözde Ermenice konuşurlardı bizimle. Ermenice miydi, Kürtçe miydi, Arapça mıydı? Yarısını anlardık, yarısını anlamazdık. Elek yaparlardı. Un eleği, harman eleği, taş eleği satarlardı bize. Kap kalaylarlardı. Eşekleri bizim gübreliklerin küllerinde debelenir, yuvarlanırlardı; gözleri, kulakları küle bulanır, tuhaf mahlûklara dönerlerdi.”

Bazı adetlerin din veya milletten bağımsız olarak bir coğrafyadaki tüm halklar tarafından benimsendiğini anladım. Örneğin ilk öyküde bahsedilen “gelinlik tutmak/etmek” geleneği. Bu, bana anaannemin de anlattığı ve ilk dinlediğimde kesinlikle idrak edemediğim bir durumdu. Evin oğluyla evlenip, eve gelin olarak giren kadının sesini kimse, asla duymaz. Gelin, eşi ve çocukları dışında kimse ile konuşmaz, özellikle kayınvalide ve kayınbaba, dede, nine ile; çok mecbur kalıp da bazı sorulara cevap vermesi gerektiğinde ise bazı ses ve mırıltılarla anlatır derdini. Tek özgür olduğu yer köyün tüm gelinlerinin eve su taşımak üzere gittiği çeşme başı ve çeşmeye giden yoldur…

Cumartesi geceleri, pazarın bir önceki gecesi de karı koca cinsel ilişkide bulunmazdı; mübarek gece oldugundan evlerde günlük tüttürülür, ölüler için dua edilirdi. O geceden olma çocuk günah çocuğuydu. Yaramaz, zapt edilmez bir şey olurdu; “cumartesi gecesi dölü” denirdi öylesine. Öyle bir kıza, “kız, anan baban seni cumartesi gecesi mi peydahladı” veya öyle bir oğlana, “ulan, cumartesinin dölü müsün nesin, niye söz dinlemiyorsun” derdik.

Yiyecek

“Çok az et yerdik. Yılda üç kez hayvan kesilir ve satılırdı: Zadig, Dzınunt ve Paregentan’da. Onun da beynini kedilere, köpeklere atardık. Beynin sümük olduğunu, sümüğün ondan aktığını söylerlerdi. Dalağı da yemezdik. Sizin koç yumurtası dediğinizi de atardık; yenilmez, mundar sayardık.”

“Vira ceviz, vira ceviz! Cevizden başka bir şey bilmezsin ya! Ceviz yedire yedire başımı kel yapacaksın.”

“Bunlar da biber mi ki içine doğramışsın? Böyle biber our mu? Hiç acı değil? Ot mu yiyeceğiz?”

Hangi Ermeni?

“Azbiderler’den aşağıdadır. Kirtanots’la Misagnots’un ortasında, Purk’un karşısına düşer. Bizim memlekete Agharova, bizlere, bizim memleketin Ermenilerine de Zozik derler. Ben Zoziğim.”

“Bizim memlekete de Cinkus derler. Bizlere, bizim memleketin Ermenilerine Gero derler. Biz de Geroyuz” dedi,

“Muş Ovasından mı geliyorsun? Muşlu musun? Sen Vırışik misin? Muş’un Vırışik Ermenilerinden misin?”

Rum, Kızılbaş, Kürt

“Rumdular, adlar Rum adıydı, kiliseleri vardı; ama dilleri kaba, sert vurguluydu. Rumca bilenler bile neredeyse hiç anlamadı. Kürtlerle yaşayarak Kürtleşmişlerdi. Çiftçiydiler, koyunları vardı; ama ürünleri kendilerine yetmezdi. Önlerinden su akar da, Kürtler gibi onlar da yararlanmayı, bir ağaç, bir meyve, sebze yetiştirmeyi düşünmezlerdi. Soğan da bir şey midir? Bir soğanları bile yoktur.”

“Kızılbaşların örflerine göre evli bir erkeğin ikinci bir kadını olamazdı; ama onun karısı kötürümdü, elleri kolları tutmuyordu. Her akşam soyup yatıracak, her sabah giydirip, oturtacaklardı. Oşik’in durumunu dikkate alan Babi’deki büyük Dede, ona ikinci bir karı alması için izin vermişti.”

Bir Kürtle evlenen Ermeni Kızı

“Neden senin abin oluyorum? Ben Ermeniyim, sen Kürtsün. Sen kardeşim değilsin.”

“Birbirimizden ayrılmış degiliz. Ben Dağlıların kızı değil miyim?”

“Dağlıların kızı olsaydın, bir Ermeni oğlan yok muydu? Ermeni alırdın; bir Kürt almazdın, köpeğin eniği!” Benim sövmeme alınmazdı.

“Oldu bir kere. Ne dersen haklısın; ama ben Ermeniyim. Allah şahidimdir ki Ermeniyim. Oğlanlarıma, kızıma Ermenice öğrettim, benimle Ermenice konuşurlar. Geceleri haçımı çıkarmadan, Göklerdeki Babamız duasını söylemeden yatmam. Kocam bir şey demez.”

Gavur Kim?

“Gercanis’e gidiyorduk. Yolumuzu kısaltmak için Gulan’ın içinden geçtik. Gulan denilen yer de ıssız bir dağın ardında küçük bir köydür. Bizi gören kadınlar, gâvurlar geçiyor dediler. İçlerinden yeni bir gelin de bize bakıp ağzı açık kaldı, şaşırdı. Yanındakilere, “ğız ana… gâvurlar da bizim gibi imiş… adam imiş…” dediğini duyduk.”

Birinci ve İkinci Talan

“Birinci Talan’da da, ikinci Talan’da da güruh bizim köylere girmedi. ilkinde, kapıların arkasına tas duvarlar ördük. Damlara kaynar su, sıcak kül, kırmızı acı biber hazırlayıp sakladık. Saldırganların kafasına, gözüne atacak, yaklaşmalarına engel olup, kaçıracaktık. Dersim Kürtlerinden Pahtiyarlılarla Kureşanlılar çakmaktaşlı tüfekleri, palalarıyla Fırat kıyılarına gelip oturdular. Onların başlarına, Alişer ve Gaggo ağalara ve maiyetlerine hediyeler götürdük: tuz gümüş mecidiye, Rubiye ve Mahmudiye ziynet altınları, bez, kumaş, kına, ibrişim… Onlar da Erzincan’dan süvari birikleri yetişene kadar saldırganları kovaladılar. Ertesi güz, ikinci Talan’da Eğin’i, Pinkyan’ı vurdular. Bizim beş köye gene dokunamadılar; çünkü bizim Cerkez kaymakam Ahmet Beg önceden süvari birlikleri getirmişti. Dördüncü Ordu’nun komutanı Müşir Zeki Paşa ile sütkardeştiler.”

Posted in

Leave a comment