• “Hemşinliler/Hamşenliler, Anadolu’nun o zengin insan coğrafyasında en gizemli topluluklardan biridir. Bugün Hemşinlilerin bir bölümü anadilleri olan eski Ermeniceyi konuşmaya devam ederken, bir bölümü de Türkçe konuşuyor. Çamlı Hemşin ya da özgün söyleyişle Hamşen yaylasıyla, dağlarıyla ve deli sularıyla Türkiye’nin en güzel doğa parçalarındandır.
    Elinizdeki inceleme, bu gizemli insanların ve bu gizemli coğrafyanın geçmişine ışık tutmaya çalışıyor. Anadolu kültür mozayiğinin en özgün parçalarından birini oluşturan bu yöre ve insanlarının kimlikleri ve kültürleri üzerine daha ayrıntılı çalışmaların yapılması dileğiyle…”

    Bu kez öykü veya roman değil; kurgu dışı, öğretici bir eserden bahsedeceğim. Anadolu mozaiğindeki bir taşa daha yakından bakmak istiyorsanız; Hemşinlileri, Karadenizdeki Ermenileri merak ediyorsanız başlamak için uygun bir kitap. Kısa, açıklayıcı, konunun ilk ve önemli kaynaklarına referans vererek ileri okumalar için yol gösteren 80 sayfalık bir metin. Ve tabii ki yine Belge Yayınları’nın Marenostrum Dizisinden.

    Kitabın yazarı Levon Haçikyan 1918’de Erivan’da doğuyor ve Erivan Devlet Üniversitesi Tarih Fakültesi’nden mezun oluyor. Ermenice’de kütüphane anlamına gelen, antik Ermeni el yazmalarını içeren bir arşiv olan “Matenadaran”da yüksek lisans eğitimi almaya başlıyor ve daha sonra aynı kurumda bibliyograf olarak çalışıyor. Daha sonra el yazmaları bölümün başına geçiyor, tezini savunmasının ardından da Tarih Bilimleri Doktoru oluyor. Çeşitli kurumlarda, yöneticilik dahil pek çok görev alıyor; hatta Matenadaran’ı yalnızca bir kütüphane olmaktan çıkarıp bir araştırma enstitüsüne dönüştüren kişi olarak bilinir. Bilimler Akademisi üyesi Haçikyan, 1982 yılında yine doğduğu şehir Erivan’da hayatını kaybetmiştir. Ayrıca, dilbilimci Margirit Haçikyan’ın babasıdır.

    Kitaptaki giriş yazısının da sahibi, Doğu Bilimleri uzmanı ve Kafkasolog Prof. Paruyr Muradyan’ın bazı düzeltme ve eklemelerinin ardından yeni baskıya hazırlanan eserin çevirisi Bağdik Avedisyan tarafından yapılıyor. Muradyan, giriş yazısında, “Aslında biz Ermeni bilimadamları da, Türk kaynaklar ve belgelerindeki Ermenilerle ilgili bilgileri görmezlikten gelirken daha az suçlu değiliz. Kanımca her iki tarafın da gerekli olan tarafsızlığı göstererek birbirini yerli yersiz suçlamak yerine herbirinin yarattığı değerleri tanımanın şimdi artık tam zamanı.” diyor.

    Kitap üç bölüm olarak hazırlanmış. İlk bölümde, Haçikyan’ın yıllar önce yaptığı ve Ermenistandaki bir dergide yayınlanan araştırmaları Muradyan’ın düzeltileri ve eklemeleriyle tekrar sunuluyor. İkinci bölümde, Sakoğlu M. Ali, Hale Soysü ve Erhan G. Ersoy gibi Türk araştırmacıların eserlerinden alıntılar bulunuyor. Böylece Hemşin ile ilgili Türk araştırmacıların fikirleriyle Haçikyan’ın fikirlenin kıyaslanabilmesi imkanı tanınıyor okuyucuya. Son bölümde ise, Hamşen konusuyla doğrudan ilgili olmamakla beraber, putperest dönemden beri kutlanan ve Hırisityanlığın kabulüyle bazı değişimlere uğramış en eski Ermeni bayramlarından bahsediliyor. Burada bahsedilen (Derindas-Terintas-Tearındaraç, Vartavar, Astvatsatsin-Verapokhum Yortusu) Ermeni bayramlarının benzer biçimde, hatta bazen aynı adlarla Hemşin toplumu tarafından da kutlanıyor olmasının ileri araştırmalara konu olabileceği düşünülerek bahsedilme ihtiyacı duyulmuş. 

    Hemşin tarihi konusunda genellikle dönemin gezginlerinin anılarına başvurulduğunu; diğer en yaygın ve en eski kaynağın ise belli başlı manastırlarda yazılıp korunabilmiş elyazması andaçlar olduğunu öğreniyoruz ilk olarak. Andaçların ise Orijinal elyazması eserlerin sonuna ya da sayfa aralarındaki boşluklara düşülen kayıtlar olduğu; bu notlarda, eserle ilgili bilgiler veya eserin yazılma nedenleri, çoğu kez dönemin olaylarıyla yazarın veya yazılmasına neden olanların biyografilerinin yer aldığı; bu yöntemin Ermeni yazıcılar arasında oldukça yaygın bir alışkanlık haline geldiği ve çok önemli tarihsel bilgilerin ilk kaynaklarını oluşturduğu belirtiliyor.

    Haçikyan, Hamşen’deki Ermeni tarihinin belirlenebilmesi için en güvenilir kaynağın Ğevond olduğunu belirtiyor ve pekçok kez bu isme referans veriyor. Ğevond (Ghevond Yerets), 8.yy’ın önemli tarihçilerinden biri ve rahiptir. Özellikle, Arap yönetimi altındaki Ermenistan’a dair en ayrıntılı yazılara sayesinde ulaşılıyor. Bu yazılardan birinde, Arap diktatörlüğü döneminde, yöneticilerin zulmüne maruz kalan Ermeni halkının binlerce yıllık topraklarını terk ederek göç ettikleri ve bölgedeki Hamşen halkının bu göç sonucu olduğu belirtiliyor.

    “Pek çokları da felaketlere dayanamayıp kendi istekleriyle (hayvan) sürülerini ve topraklarını terketmişlerdi; düşmansa hayvanlara el koyup onların varlıklarını gasp ediyordu. Daha sonra, böyle varlıklarından mahrum, çıplak, aç biilaç kalıp geçim olanağı kalmayınca yollara dökülüp uzaklara, Yunan topraklarına kaçanların on iki binden fazla erkek ve kadınla çocukları olduğu söylenir. Bunların öncüleri Amatuni soyundan Şapuh, onun oğlu Hamam ve diğer bazı Ermeni beyleriyle onların süvarileri idiler. Kanunsuz, zalim düşman, ordusuyla kaçanları kovalayıp, Gürcistan sınırlarındaki Koğ (Kol) bölgesinde onlara yetişti. Oradaki meydan muharebesinde Arapları yenerek birçoğunu da öldürdüler. Kendileri ise Tayk yöresinden doğup kuzeybatıya yönelen ve Yeker’den geçerek Pontos’a dökülen Akamsis (Çoruh) nehrini aştılar. Nehri aştıklarını haber alır almaz İmparator Konstandin onları davet edip beylerle süvarileri ödüllerle onurlandırdı. Halkı ise güzel ve bereketli topraklara yerleştirdi.” (Ğevond, bölüm 42, sayfa 168-169)

    Burada anlatılan dış göçle 789-790 yıllarında Hamşen Ermeni Beyliği kurulmuş oluyor. Şapur ve Hamam Amatuniler dış göçün başına geçip Arap işgalcilerin direnişini de ezerek oniki bini aşkın bu halk kitlesi için Bizans İmparatorluğu altında güvenli bir yurt oluşturmuşlardır. Hamşen adının da Hamam Amatuni’den geldiği söylenirmiş. 13.yy sonlarında bölgeyi ziyaret eden tarihçi Hetum Patmiç “orası öylesine sisli, öylesine loş ki insan az ötesini fark edemez ve kolay kolay bu topraklara girmeye cesaret edemez, dahası oraya gidecek yolu bile bulamaz.” diye yazmış. Rui Gonzales de Clavijo, Karl Koch, S. Haykuni, P. Tumayantz gibi daha pek çok gezgin ve diplomatın anılarından bölgeyle ilgili bilgiler almak mümkün. Ayrıca, bölgenin engebeli topoğrafyası dolayısıyla tarıma elverişli arazi edinmenin zorluğu, Hamşenlilerin de zamanla dışarı göç etmesine neden olmuş.

    Kısa bir özetini sunduğum bu yazıdan daha fazlasını öğrenmek isterseniz kitabı edinebilir, daha da ileri gitmek isterseniz de kitapta bahsi geçen, alıntıları bulunan araştırmacı, tarihçi ve gezginlerin metinlerini okuyabilirsiniz. Kitabın baskısı olmadığından bulmakta güçlük çekebilirsiniz ancak en azından kitapta bahsedilen diğer kaynakların adını burada da geçirmeye çalıştım.

    Bugün yok olmaya yüz tutmuş bu kültürün daha fazla insanın dikkat çekmesi ve Anadolu mozaiğindeki bu taşın yitirilmemesi dileğiyle.

  • Benim yine Yunanistan’la ilgili kitap arayışım sırasında karşıma çıktığı için adından dolayı ilgimi çekmiş bir öykü kitabı: Atina Tuzun Var Mı? Kitabı biraz inceleyinde Yunanistan veya Atina şehriyle hiçbir ilgisi olmadığını hemen anladım ama yine de merak ettiğim için aldım kitabı.

    Yazarı Hagop Mıntzuri (Demirciyan), 1886 yılında Erzincan’ın Küçük Armıdan Köyünde (Armutlu) doğmuş, köyündeki ilkokulda öğrenime başlıyor ve sonrasında İstanbul’a giderek hem bir akrabalarının fırınında çıraklık yapıyor hem de okuyor, Getronagen Ermeni ilkokulunda ilkokulu bitirip Robert Kolej’de de ortaokulu tamamlıyor. Daha sonra, 1907 yılında köyüne geri dönüp okulda öğretmenlik yapmaya başlıyor, evleniyor ve dört çocuğu oluyor ancak… 1914 yılında, bademcik ameliyatı olmak üzere İstanbul’a döndüğünde ekmekçi olarak askere alınıyor ve tehcir edilen dedesi, annesi, karısı ve dört çocuğundan bir daha haber alamıyor.  Tekrar evlenip iki kız çocuğu sahibi oluyor ve ömrünün tamamını İstanbul’da geçiriyor.

    Fotoğraf: Ara Güler

    “Yaban ellerde hamallık veya amelelik yaparak çiğnenip eziliyorlar; ama ta uzak yurtlarındaki evlerini şen ve esen tutuyorlardı. Şehirde amelelik yaparken köyde rençber tutuyorlar, kendileri şehirde çöpçü, kömürcü, seyis olarak, köydeki rençberlerine göre daha kötü koşullarda çalışıyorlar, belki de topraklarını sürüp ekinlerini biçen rençberlere ödediklerinden de az kazanıyorlardı; ama toprak sürülecek, ekin biçilecekti, başka türlüsü olamazdı onlar için. Belki de tüm sülaleyi alıp şehre götürmek uygun olurdu, manen ve bedenen çektikleri eziyetten kurtulurlardı; ama bunu yapmıyorlardı. Köydeki ev var olmalıydı; ora yurttu, memleketti, baba ocağıydı.” -Hrant Mateosyan, yazar, 1986 Yerevan

    Elimdeki bu kitap ise yazarın 1966 yılında basılan “Armıdan” isimli kitabındaki bazı öykülerin Silva Kuyumcuyan tarafından Ermenice’den çevrilip Aras Yayınları tarafından basılmasıyla bize ulaşıyor. Armıdan kitabındaki diğer öyküler de yine Aras Yayınları tarafından basılan “Armıdan/Fırat’ın Öte Yanı” kitabından okunabiliyor (Henüz edinmedim ama okuduğumda onu da paylaşırım.)

    “İsterse Galata’nın yarısını satın alırdı. Bütün bir semti satın alır ve oraya yerleşirdi; ama o yıllardaki birçok büyük zengin köylüler gibi düşünürdü. Memleketini terk etmek istemezdi. Orada yaşamalıydı, atalarının yerlerinde.”

    Kapak Tasarımı: Aret Gıcır / Hagop Mıntzuri ve ikinci karısı Ardanuş

    Ayrıca, kitabın sonundaki açıklamalar ve ekler kısmı da çok öğretici. Kitapta geçen terimleri, yer adlarını vs çok güzel açıklamışlar. Ben de yazarımız gibi bir Erzincanlı olduğum için kitabı okurken o kadar çok kültürel benzerlik buldum ki çok heyecanlanarak okudum kitabı. Hatta bugünkü adı Kedek olan annemin köyü, kitapta Kedinak adıyla bir Ermeni Köyü olarak geçiyor; bu bizim bilmediğimiz bir bilgiydi. Ayrıca kitapta geçen bazı kelimelerin, bizim yörede hala kullanıldığını farkettim (Gaban, Garabet, Poşa…). Babaannemin sokakta satış yapan bohçacılar için biraz da kötü bir anlamda kullandığı “Poşa” kelimesi ise Ermenice konuşan çingeneler için kullanılmış kitapta.

    “Poşalar vardı; bir yıl gelmezlerse ertesi yıl mutlaka çıkagelirlerdi; yerleri de Azvidag’daki söğütlerin altıydı. Sözde Ermenice konuşurlardı bizimle. Ermenice miydi, Kürtçe miydi, Arapça mıydı? Yarısını anlardık, yarısını anlamazdık. Elek yaparlardı. Un eleği, harman eleği, taş eleği satarlardı bize. Kap kalaylarlardı. Eşekleri bizim gübreliklerin küllerinde debelenir, yuvarlanırlardı; gözleri, kulakları küle bulanır, tuhaf mahlûklara dönerlerdi.”

    Bazı adetlerin din veya milletten bağımsız olarak bir coğrafyadaki tüm halklar tarafından benimsendiğini anladım. Örneğin ilk öyküde bahsedilen “gelinlik tutmak/etmek” geleneği. Bu, bana anaannemin de anlattığı ve ilk dinlediğimde kesinlikle idrak edemediğim bir durumdu. Evin oğluyla evlenip, eve gelin olarak giren kadının sesini kimse, asla duymaz. Gelin, eşi ve çocukları dışında kimse ile konuşmaz, özellikle kayınvalide ve kayınbaba, dede, nine ile; çok mecbur kalıp da bazı sorulara cevap vermesi gerektiğinde ise bazı ses ve mırıltılarla anlatır derdini. Tek özgür olduğu yer köyün tüm gelinlerinin eve su taşımak üzere gittiği çeşme başı ve çeşmeye giden yoldur…

    Cumartesi geceleri, pazarın bir önceki gecesi de karı koca cinsel ilişkide bulunmazdı; mübarek gece oldugundan evlerde günlük tüttürülür, ölüler için dua edilirdi. O geceden olma çocuk günah çocuğuydu. Yaramaz, zapt edilmez bir şey olurdu; “cumartesi gecesi dölü” denirdi öylesine. Öyle bir kıza, “kız, anan baban seni cumartesi gecesi mi peydahladı” veya öyle bir oğlana, “ulan, cumartesinin dölü müsün nesin, niye söz dinlemiyorsun” derdik.

    Yiyecek

    “Çok az et yerdik. Yılda üç kez hayvan kesilir ve satılırdı: Zadig, Dzınunt ve Paregentan’da. Onun da beynini kedilere, köpeklere atardık. Beynin sümük olduğunu, sümüğün ondan aktığını söylerlerdi. Dalağı da yemezdik. Sizin koç yumurtası dediğinizi de atardık; yenilmez, mundar sayardık.”

    “Vira ceviz, vira ceviz! Cevizden başka bir şey bilmezsin ya! Ceviz yedire yedire başımı kel yapacaksın.”

    “Bunlar da biber mi ki içine doğramışsın? Böyle biber our mu? Hiç acı değil? Ot mu yiyeceğiz?”

    Hangi Ermeni?

    “Azbiderler’den aşağıdadır. Kirtanots’la Misagnots’un ortasında, Purk’un karşısına düşer. Bizim memlekete Agharova, bizlere, bizim memleketin Ermenilerine de Zozik derler. Ben Zoziğim.”

    “Bizim memlekete de Cinkus derler. Bizlere, bizim memleketin Ermenilerine Gero derler. Biz de Geroyuz” dedi,

    “Muş Ovasından mı geliyorsun? Muşlu musun? Sen Vırışik misin? Muş’un Vırışik Ermenilerinden misin?”

    Rum, Kızılbaş, Kürt

    “Rumdular, adlar Rum adıydı, kiliseleri vardı; ama dilleri kaba, sert vurguluydu. Rumca bilenler bile neredeyse hiç anlamadı. Kürtlerle yaşayarak Kürtleşmişlerdi. Çiftçiydiler, koyunları vardı; ama ürünleri kendilerine yetmezdi. Önlerinden su akar da, Kürtler gibi onlar da yararlanmayı, bir ağaç, bir meyve, sebze yetiştirmeyi düşünmezlerdi. Soğan da bir şey midir? Bir soğanları bile yoktur.”

    “Kızılbaşların örflerine göre evli bir erkeğin ikinci bir kadını olamazdı; ama onun karısı kötürümdü, elleri kolları tutmuyordu. Her akşam soyup yatıracak, her sabah giydirip, oturtacaklardı. Oşik’in durumunu dikkate alan Babi’deki büyük Dede, ona ikinci bir karı alması için izin vermişti.”

    Bir Kürtle evlenen Ermeni Kızı

    “Neden senin abin oluyorum? Ben Ermeniyim, sen Kürtsün. Sen kardeşim değilsin.”

    “Birbirimizden ayrılmış degiliz. Ben Dağlıların kızı değil miyim?”

    “Dağlıların kızı olsaydın, bir Ermeni oğlan yok muydu? Ermeni alırdın; bir Kürt almazdın, köpeğin eniği!” Benim sövmeme alınmazdı.

    “Oldu bir kere. Ne dersen haklısın; ama ben Ermeniyim. Allah şahidimdir ki Ermeniyim. Oğlanlarıma, kızıma Ermenice öğrettim, benimle Ermenice konuşurlar. Geceleri haçımı çıkarmadan, Göklerdeki Babamız duasını söylemeden yatmam. Kocam bir şey demez.”

    Gavur Kim?

    “Gercanis’e gidiyorduk. Yolumuzu kısaltmak için Gulan’ın içinden geçtik. Gulan denilen yer de ıssız bir dağın ardında küçük bir köydür. Bizi gören kadınlar, gâvurlar geçiyor dediler. İçlerinden yeni bir gelin de bize bakıp ağzı açık kaldı, şaşırdı. Yanındakilere, “ğız ana… gâvurlar da bizim gibi imiş… adam imiş…” dediğini duyduk.”

    Birinci ve İkinci Talan

    “Birinci Talan’da da, ikinci Talan’da da güruh bizim köylere girmedi. ilkinde, kapıların arkasına tas duvarlar ördük. Damlara kaynar su, sıcak kül, kırmızı acı biber hazırlayıp sakladık. Saldırganların kafasına, gözüne atacak, yaklaşmalarına engel olup, kaçıracaktık. Dersim Kürtlerinden Pahtiyarlılarla Kureşanlılar çakmaktaşlı tüfekleri, palalarıyla Fırat kıyılarına gelip oturdular. Onların başlarına, Alişer ve Gaggo ağalara ve maiyetlerine hediyeler götürdük: tuz gümüş mecidiye, Rubiye ve Mahmudiye ziynet altınları, bez, kumaş, kına, ibrişim… Onlar da Erzincan’dan süvari birikleri yetişene kadar saldırganları kovaladılar. Ertesi güz, ikinci Talan’da Eğin’i, Pinkyan’ı vurdular. Bizim beş köye gene dokunamadılar; çünkü bizim Cerkez kaymakam Ahmet Beg önceden süvari birlikleri getirmişti. Dördüncü Ordu’nun komutanı Müşir Zeki Paşa ile sütkardeştiler.”

  • Yunan edebiyatından birkaç kitap bulabilmek umuduyla uzun zaman sonra yaptığım sahaf ziyaretimde bulduğum, beni çok mutlu eden birkaç kitaptan ilkini, önceki yazımda anlatmıştım zaten: Maria Yordanidu’nun Loksandra-İstanbul Düşü adlı kitabı. Aslıhan Pasajı’nda karşıma çıkan ilk kitap buydu ve Frango Karaoğlan tarafından yazılmış arka kapağında şöyle yazıyordu:

    “Loksandra’yı ilk okuduğumda ‘Eski İstanbul insanının romanı bu’ demiştim kendi kendime. Bildigim kadarıyla da ne Cumhuriyet öncesi, ne sonrası Türkçe yazında bir ‘Loksandra’ yoktu. Tıpkı bir ‘Benden Selam Söyle Anadolu’ya‘ olmadığı gibi. Yordanidu, Yunanlı kimliğinden soyunmuş, ‘İstanbullu’ oluvermişti gözümde. Dido’nun Kücük Asyalı oluşu gibi…”

    Tabii ben o sırada Dido’yu da, Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabını da bilmiyordum. Loksandra’yı satın almamın hemen ardından, bir sonraki sahafta, bir kitabın kapağında Dido ismini görünce yaşadığım şaşkınlık size inandırıcı gelmeyebilir ama benim için çok tatlı bir tesadüftü bu. Hemen aldım onu da ve Loksandra’nın ardından Benden Selam Söyle Anadoluya’yı okudum. Bulduğum sırayla.

    Dido Sotiriyu, 1909 yılında Aydın’da doğuyor ve 1922 yılında Yunanistan’a göçüyor. Ailesine rağmen öğretim görevlisi oluyor; Alman işgali sırasında ise yeraltı basınında önemli görevler üstleniyor. Göçün hayatına etkisi çok büyük olan Satiriyu, özgürlük, insan hakları ve bağımsızlık için mücadele ederek büyüdüğünü söylüyor. Ayrıca, Dido, Yunanistan’daki antifaşist direnişte adını ülke tarihine yazdıran ve savaş sonrası ortaya çıkan iç savaştaki faaliyetleri nedeniyle dünya çapında tanınan Elli Pappa’nın da kızkardeşidir. 

    “Köyün yakınında Efes Harabeleri vardı. O da umurumuzda değildi doğrusunu isterseniz. Kendi köy evlerimiz, silmesinden esigine kadar, eski devirden kalma süslerle doluyu zaten. Kaldı ki, bizim Kırkıca Köyü, eski kitaplarda Dağdaki Efes adıyla anılırmış ve bu da, bizim köklü bir geçmişe sahip olduğumuzu göstermekteymiş!”

    Yazarın bu yazıda bahsedeceğimi kitabı Benden Selam Söyle Anadolu’ya, “kanlı topraklar” anlamına gelen Metomana Homata orijinal adıyla 1962 yılında yayınlandıktan sonra yazar, 1982 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü’ne layık görülmüştür. Türkiye’de ise 2001 yılında, Atilla Tokatlı çevirisiyle Can Yayınları tarafından basılmıştır. Çeviride, metnin orijinalinde de Türkçe olan kelimeler İtalik yazılarak belirtilmiş ki bu çok güzel ve önemli bir detay. 

    Yazar, kitap boyunca savaşların anlamsızlığı ve savaşları çıkaranların acımasızlığı üzerine uzun uzun düşündürüyor bizi. Ve bunu kesinlikle taraflı bir şekilde değil; Türk, Yunan, Ermeni, Anadolu’nun köylerinde yaşayan tüm halkları savunarak ve suçlayarak yapıyor. En çok da yabancı devletlerin ülke içerisinde yürüttükleri propoganda faaliyetleriyle yıllardır beraber yaşayan komşuları nasıl birbirine düşman edebildiğinden bahsediyor.

    Örneğin ana kahramanımız, Aydın’lı bir Rum olan Manoli’nin civar köyden Türk arkadaşı Şevket’in babası rahatsızlandığında Manoli, arkadaşının babasını kendi köylerindeki doktora göstermek istiyor ve ölecek gözüyle bakılan adamcağız basit bir şekilde kurtarılıyor. Böyle bir dostluk ve yardımlaşma… Bunun üzerine Şevket, Manoli’den kiliseye gittiğinde kendisi adına da bir mum yakmasını istiyor: “Belki tanrılarımız da arkadaş olur.” diyerek… Hatta yıllar sonra Türk köyüleri, kışkırtmalara aldanıp çeteleşmeye başladığında da kaçıp kurtulmaları için Manoli’ye haber veren de Şevket oluyor.

    Kitabı okuduktan sonra (elbette çok etkilenmiştim) hakkında biraz araştırma yapmak, başka okuyanlar neler düşünmüş öğrenmek istedim. Ve… Kitaplarla ilgili paylaşım yapan onlarca sosyal medya hesabı, blog vs içerisinden yalnızca bir kişinin bu kitap üzerine bir şeyler söyleme ihtiyacı duyduğunu gördüm: Yattığın Yerden Edebiyat. Belki okusalar diğerleri de kitaba hakkını teslim edecek ama okumamışlar işte, karşılarına çıkmamış ya da, haberdar olmamışlar bir şekilde. Bu sayfayı oluşturmak isteme sebeplerimden biri tam da bu işte. Herkesin aynı kitaplardan bahsediyor olması, o kitapların da bir şekilde pazarlama teknikleriyle sürekli önümüze çıkanlar olması ama biraz alternatif bir okuma önerisi eğiliminin bulunmaması.

    Aşağıda, dış güçlerin Anadolu halkları üzerindeki etki çalışmalarıyla ilgili kitaptan bazı alıntılar okuyacaksınız.

    Bizim asıl düşmanımız Levantenlerdir; bir de, Osmanlı’nın kanını kaynağından emen Avrupalı sülükler… Ta nerelerden gelip çöktüler bağrımıza, yapışıp geçirdiler dişlerini rahatça… Bit bunlar bit, Allah belalarını versin! Ve göreceksin, felaket Türk-erden değil, onlardan gelecek bize…”

    Ayrıca;

    “Eğer biz Türkler açsak ve ıstırap çekiyorsak, bunun bütün sebebi, servetlerimizi ve ticaretimizi ellerinde tutan gâvurlardır! Bunların istismarına ve küstahlığına daha ne kadar göz yumacağız? Gâvur mallarını satın almayın. Onlarla her türlü ilişkiyi kesin… Ne ihtiyacınız var dostluklarına? Onlarla sözüm ona kardeşçe geçinmek size ne kazandırıyor? Siz samimi olarak onlara sevgi ve servetlerinizi ikram ediyorsunuz ama onlar…”

    – Bu alçaklık ve yalan dolu vesikayı bütün Ortadoğu’da dagıtan kim, biliyor musun baba?

    -Jön Türkler tabii. Başka kim olur?

    -Boşuna yorma kendini, Jön Türkler değil: Deutsche Palestine Bank dağıtıyor. Evet evet, Filistin Alman Bankası! Şimdi anladın mı durumu?

    “Harpten çok önce memlekete bir Alman ‘uzmanları’ akını başlamıştı: Tüccar, asker, polis, arkeolog, sosyolog, iktisatçı, doktor, rahip, öğretmen kisvesi altında durumu incelemeye, bizim aslımızı, geçmişimizi ve halimizi, istidat ve servetlerimizi öğrenmeye geliyorlardı. Hepsi de aynı ürkütücü sonuca vardılar: Biz, şeytan zekâlı Rumlarla Ermeniler, burada fazlaydık; avanak beylerin tüm ticaret hayatını reayaya bıraktığı, uyuyan bir imparatorlukta, haddinden fazla kilit noktası tutuyorduk elimizde…”

    “Büyüklerin okşayacağı tutar adamı, küçüksen güvenmeyeceksin onlara…”

    Şimdi de yazarın kitap boyunda savaşla ilgili yürüttüğü fikirlerden bazılarını okuyacaksınız.

    “Savaş sahiden de, insanlar ve milletler arasında uçurumlar açıyor. Sizin mitolojinize bir Kirke vardır hani, dokunduğu insanları domuza çevirir. iste o Kirke, savaşin ta kendisi!” 

    “Bir an bile jandarmalar bizim evlerimize girdiği zaman duyduğumuz dehşeti hatırlamıyorduk; oysa daha dün, bu yüzden Türklere hayvan diyorduk biz! Savaş, barbar silahlarını bizim ellerimize vermişti şimdi; kuvvet bizim tarafimızdaydı, efendi bizdik.”

    “Rezil ettiler hayatımızı. Savaş üstüne savaş derken, orasından çaldılar, burasından kırptılar hayatımızın; kuşa döndürdüler bizi! Bir seylere gebe bu çağ, ama bunca acılı bir doğumdan bakalım ne türlü bir çocuk çıkacak? Birazcık güzel gün yüzü görebilseydik hiç değilse!”

    “Eğer askersen ve sorarsan kendi kendine: Ben ne için ölüyorum, diye… ayvayı yersin!”

    “Bir Allah’ın elinden çıkmış olamazdı bu dünya, hayır! Böyle bir dünyayı, hiçbir Allah yaratmış olamazdı!”

    Yöredeki bazı topluluklarla ilgili: Kuyumcu Köyü ve Tahtacılar

    Kuyumcu Köyü‘nden üç çocuk vardı yanımızda çalışan… Canlarını çıkarıyorlardı gün boyunca ve ücret olarak da topu topu günde bir tabak yemek veriyordu… Zenciler yaşardı Kuyumcu’da. Eskiden köleymiş bunlar, sonra hükümet tarafından azat edilmişler ve kendilerine bir kulübe yapmaya yetecek kadar toprak verilmiş. Bir soğan tohumu ekecek arazileri bile yoktu zavallıların; buna karşılık, pırıl pırıl bir gülümseyişleri vardı. Bembeyaz ve düzgün dişlerini gözler önüne seren bir gülümseyişleri…”

    “Sazlığın yakınında, ileri görüşlü Türk topluluklarından Tahtacılar’ın oturduğu bir köy bulunuyordu.

    Tahtacıları tanırım ben. Yörük’tür bunlar, yani Rafızi’dir. Kürtler gibi, bunlar da Hıristiyanlara yakınlık duyarlar.

    Rum olduğumu öğrenen bir ihtiyar da akşam yemeğine alıkoydu. Oğlu da bizimle birlikte oturdu sofraya. Ama işin asıl tuhafı, kadınlar peçesiz hizmet ediyor ve rakı yerine şarap sunuyorlardı. Müslümanların bu türlü gelenekleri olmadığını iyi bildigimden kendini gizleyen bir Hıristiyan ailesine denk geldiğimi sandım…”

    İzmir Yangını…

    “Birden acı bir çığlık koptu, sonra da bir uğultu:

    – Yangın!

    – Yangın var!

    – İzmir’i ateşe verdiler!

    Kırmızı siyah alevler yükseliyordu göğe doğru.

    – Ermeni mahallesinin oradan geliyor!

    -O taraftan geliyor evet!

    -Gene Ermeniler ödüyor hepimiz adına!

    -İzmir’i ateşe vermeleri imkânsız… Ne kazanırlar İzmir’i yakmakla? Şehir şimdi onların zaten!

    Evet, ama biz ne kazanmıştık çekilirken Türk köylerini ateşe vermekle?”

    Ve son olarak da aşağıya eklediğim sayfa görüntüleriyle yazıyı bitirmek istiyorum. İlki insanın yüreğinin kaldıramayacağı kadar ağır bir konu, ki ilk kez duymuyoruz böyle hikayeleri. İkincisi ise yaşanan tüm dramı mitolojideki altın tiftik hikayesi metaforuyla özetliyor…

  • Maria Yordanidu İstanbullu bir anne ile İdralı bir babanın kızı olarak 1897 yılında İstanbul’da doğmuş. Pire, İstanbul, Batum, İskenderiye ve Atina’da yaşamış; 1. Dünya savaşının patlayışıyla hayatında keskin dönüm noktaları oluşmuş, yoksul düşen ailesine destek olabilmek için hayata atılıp çeşitli işlerde çalışmış bir kadın. Yazar, 1923 yılında eşiyle birlikte Atina’ya taşınıp bir aile kuruyor ve ilk kitabı olan Loksandra’yı 66 yaşındayken yazıyor. Geç yaşta yazılan bu ilk kitabın ardından pek çok kitap daha yazıyor ve 1989 yılında 92 yaşındayken Atina’da hayatını kaybediyor.  

    “Kendisine bir ömür boyu, dopdolu geçen bir ömür boyu böylesine mutluluk vermiş olan İstanbul’u nasıl sevmesindi Loksandra? Istanbul’un tadına doymak için yirmi dört saat yeter miydi insana…”

    Bu yazarın bu kitabıyla tam da Atina’ya gitmeden önce İstanbul’daki bir sahafta karşılaşmamıza vesile olan ise Belge Yayınları. Yayın evi, Akdeniz’i sahiplenen Romalıların, onu Bizim Deniz anlamına gelen “Marenostrum” şeklinde adlandırmalarından esinlenerek aynı isimli bir dizi oluşturmuş ve dizinin ilk kitabı olarak da Osman Bleda çevirisiyle Maria Yordanidu’nun Loksandra/İstanbul Düşü kitabını 1990 yılında basmışlar. Bu diziyle Akdeniz’in bizim, hepimizin, akdenize kıyısı olan tüm şehirlerinde yaşayan yaşayan tüm halklara ait olduğu ve onları birbirine bağlayan ortak anılarla yüklü olduğu vurgulanmak isteniyor. Dizinin bu ilk kitabının çevirmeni Osman Bleda da kitabın girişinde bu çeviriye, Türk-Yunan dostluğunun gelişimine karınca kararınca bir katkıda bulunmak amacıyla giriştiğini belirtiyor ve iyi ki de yapıyor bu işi. 

    Loksandra annesi öldükten sonra iki kardeşini, ardından teyzesinin yetimini büyütmüş, babasına bakmış ve böylece otuz yaşını bulduktan sonra dört çocuklu, dul Dimitro ile evlenip Bakırköy’e taşınmış. Bu sefer de bu dört yetim çocuğu büyütmeye ve evi çekip çevirmeye adıyor kendini. Nihayetinde geçkin yaşına rağmen, dualar ederek, Panaya’ya (Meryem Ana) adaklar adayarak kendi çocuklarını da doğuruyor. Bu anaç, özverili kadının çoğunlukla evinin mutfağında geçen hayatını merkeze alan bir İstanbul sosyal tarihi okuyoruz. Ama nasıl lezzetli… Sosyal hayatı etkileyen dönemin önemli gelişmelerini ise satır aralarından kısa kısa okuyoruz ve halkın gündelik yaşamında politikanın yerinin ne kadar da küçük olduğunu görüyoruz.  

    Bir süre sonra, tahmin edebileceğiniz nedenlerden ötürü İstanbul’dan ayrılıp Atina’ya taşınan Loksandra, Atina’nın insanı ve kültürüyle bir türlü barışamıyor. Her ne kadar aynı kandan gelip aynı dili konuşup, aynı Tanrı’ya inansalar da o, her şeyden önce İstanbullu, Anadolulu! Kitap Rumca yazılmış olmasına rağmen dile o kadar çok Türkçe kelime geçmiş ki orijinal dilinde de Türkçe olarak kullanılan kelimeler daha koyu yazılarak aynen geçirilmiş. Bu şekilde ortak kavramları görebilmek zaman içerisinde kültürel anlamda ne kadar çok şeyi paylaştığımızı fark edebilmek adına çok önemli bence. 

    Ve daha da güzeli… Bir kadeh şarap sipariş edip Loksandra’yı okumaya devam etmek için Atina’da Little Tree Bookshop’a gittiğimde hızlıca dükkandaki kitaplara bakmak istedim. Kitapların çoğu Yunancaydı tabii ki ve ben de İngilizce kitapların bulunduğu küçük kısma yönlendim. Orada, bir anda, Loxandra’yla karşılaştım. 2017 yılında Norma Aynsley Sourmeli tarafından yapılan İngilizce çevirisi (Denise Harvey Publisher). Tabii ben bu tür karşılaşmalardan çok heyecanlanan biri olarak hemen o baskıyı da satın aldım. Bir kadeh şarap daha sipariş verdim, Türkçe ve İngilizce çevirileri karşılaştırarak okumaya devam ettim… 

    img_3422

    Aşağıda da kitaptan seçtiğim bazı alıntılar var. Dönemin İstanbul’una ve orada yaşayan tüm halkların sosyal yaşamına ışık tutabileceğini düşündüğüm alıntılar.

    İstanbul-Tatavla

    “Boğazın Avrupa yakasında çoğunlukla Rumlar ve Avrupa asıllı kişiler otururdu: Mega Rema, Büyükdere ve Tarabya gibi semtlerin Avrupa’dan farkı yoktu. Asya yakasında ise Ramazan’ın geldiğini müminlere hatırlatmak için davul çalınırdı. Burada müezzin, günde beş kez aksatmadan, Allah’ın birliğini ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğunu ilan ederdi. Müezzinin sesi, bir masal aleminden geliyormuş gibi Avrupa yakasından duyulurdu”

    “Küçük Haliç’te bulunan Fener, eski parlaklığını kaybetmiş olmasına rağmen, Rumların düşünce merkezi olmaya devam ediyordu.”

    “İstanbul’un nüfusu yüzde yüz Rum olan tek semti Tatavla idi. Bir Türk, kendisine yalvarsan da buraya adım atmak istemezdi. “

    “Tatavla’yı görünce Yorgaki gözlerine inanamadı: ‘Yahu, burası Yunanistan!’ diye söylenip duruyordu”.

    “Eski gelenek ve görenekler burada korunuyordu. Burada hâlâ, yay biçiminde bir odun parçası çan olarak kullanılıyor ve kilise görevlisi bu çanı bir çekiçle üzerine vurmak suretiyle sokak başlarında çalıyor ve dindarları ayine çağırıyordu. (Osmanlılar devrinde hıristiyanların çan çalmaları yasak olduğundan, bir tahta parçası ve tokmak çan yerine kullanılırdı.)

    Aile Yaşamı-Mutfak

    “Kocan, kocalığını iyi yapsın istiyorsan onu iyi doyur. Yalancı dolmaya bolca soğan doğra, sindirimi kolay olsun diye nane de koy içine. Ayva reçeli ekşi ise olgun bir ayvayı çekirdeği ile kaynat, içine kat, dengeyi sağlamış olursun. Tenekedeki zeytinyağına acıma, ne der atasözü: ‘Zeytinyağı yiyen, akşamı çabuk eder.’ Mevsimine göre, güzelinden iyisinden sebze al, konserveyi ne yapacaksın?”
    Bir kadının evindeki baş köşesi mutfağı olmadı mı o evliliğin temeli sarsılır.

    “‘Oh! Allah’a şükürler olsun! Bugün ne pişirsem ki?’

    Yani, günün ilk yemeği olarak ne pişireceğim demek istiyordu. Büyük midyelerden alıp dolmasını mı yapsındı, yoksa küçüklerinden alıp buğuda mı pişirseydi? Pilakisini ya da bol sarımsaklı kavurmasını yapsa da olurdu. Yoksa midye salmasında mı karar kılsındı…”

    “Avupalılar, Anadolu kadınının hafifmeşrep olduğunu söylüyorlar. Anadolu kadını hafifmeşrep değil, ağzının tadını bilen kadındır. Bu yüzden de Anadolu’ya gelen yabancı, buradan bir daha ayrılmak istemiyor.”

    İstanbul’da Yangınlar

    “O çağda, yangın çıkınca Galata ve Serasker kulelerinde sinyal verilirdi. İtfaiye servisi yoktu. Yangınları tulumbacılar söndürürdü. Tulumbacılar, mahallenin dayıları, delikanlılarıydı. Yağlı saçları üzerinde yana yatırılmış vişne çürüğü rengindeki uzun fesleri, kulak ardına taktıkları çiçekleri ve basık yemenilerinin ardından iki parmak boyu dışarı fırlamış topukları ile iriyarı yiğitlerdi. Tulumbacılar, sabahtan akşama dek koğuşlarında oturur ve bir canlılık olsun, halılarını silktirmek isteyen biri çıkıp gelsin de beş on kuruş kazansınlar, ya da bir yerde yangın çıksın diye bekleyip dururlardı. Paskalya ve Noel günlerinde mahalleye tepsi çıkarırlar ve yağlı bahşiş toplarlardı. Çünkü, herkesin onlara ihtiyacı vardı.”

    “Yangın nerede olursa olsun Tulumbacılar oraya koşarlardı. Sırtlarında küçük bir tulumba ve başlarında reisleri, paçaları dizlerinin üzerine sıvamış ve ellerinde meşaleler yalın-ayak koşarlarken «Vardaaa!» diye bağırırlardı (1). Savulmadın mı da ezip geçerlerdi.

    ilk yardım, komşu mahallelerden gelirdi. Yangın ne kadar büyükse o kadar çok su tulumbası toplanırdı. Şamata çoğaldıkça su azalırdı. Bu arada ahsap evler (evlerin çoğu ahşaptı) Allahın darı sokaklar boyunca çıra gibi yanar, kül olurdu.


    İstanbul’un sokakları öylesine dardı ki hanımın biri, bir defasında kapısının eşiğine oturmuş. Ayakları sokağın karşı duvarına değiyormuş. Sırtında dolap taşıyan bir tulumbacı oradan geçecek olmuş ve kadına bağırmış:
    «Varda, hanımefendi, bacaklarını kaldır!» Çapkın hanımefendi karşılığı yapıştırmış:
    «Erkeksen, gel de sen kaldır!»
    Ondan sonra da istanbul’daki bu sokağın adı «Kaldırbacak Caddesi» olarak kalmış.”

    (1) İtalyanca’da “Savulun”

    İstanbul Halkları ve Politika

    “O devirde milletin politikayla pek ilgisi yoktu. Ne savaşlar olup bitmiş, kimsenin haberi olmamistı. İşte, Kırım Savaşı. «Neymiş diyorlar? Savaş mı? Nerdeymiş bu savaş? Bize zararı olacak mı, olmayacak mı?» Zararı olmayacaksa «Allah’a şükür», zararı olacaksa «Koru İstanbul’u, Panaya mu. Sultana, koş bir mum yak.”
    “Milletin İstanbul’da politikaya aldırdığı yoktu, çünkü sultanlar öyle de olsa, böyle de olsa istediklerini yapıyor, millete sormuyorlardı. Rumlar oldukça imtiyaz sahibiydiler. Bir yanda Rusya’nın ve Gladstone’un yardımlarıyla, öbür yanda kendi beceriklilikleriyle normal bir hayat sürüyorlar, toprağı işliyor ve zenginleşivorlardı.
    Askerlik yapmıyorlardı, çünkü Türkler onların eline silâh vermekten çekiniyorlardı. Birkaç kuruş verip askerlikten kurtuluyorlardı. Ülkenin iç bölgelerine pek gidip gelmedikleri, Türklerle alış-verişleri olmadığı ve rüşvet vermesini bildikleri için işleri yolunda gidiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Abdülhamit’in baskı yönetimi altında Türklerin Rumlardan daha çok özgürlüğe sahip oldukları söylenemezdi. Bu yüzden, bütün azınlıklar birbirleri ile uyum içinde yaşıyorlardı.”

    “Kürtler baltalarına meraklıydılar. Kürdistan’daki köylerinde bile Kürtler baltalarını yanlarından ayırmazlar ve gurbete gidecekleri zaman anaları, Isparta’lı kadınların oğullarına kalkan verdikleri gibi, ellerine balta verirlerdi. Baltanın, Kürt için büyük anlamı vardı. Kürt’ün baltasına söz atmak, Peygamberine söz atmaktan kötüydü.”

    “Loksandra, Türklerden korktuğu gibi Kürtlerden de korkuyordu.”

    “Ermenilerin öldürüldüğünü, ama Türklerin, evlerinde Ermeni saklamadıkça Rumlara dokunmadıklarını ve Tarnana’nın Ermeni olduğu haberi duyulmasın diye Theodoro’nun Allaha yalvarıp durduğunu anlattı. İstavroz sokağında ortalık yatışmıştı ama başka semtlerde kan dökme hâlâ sürüyordu.

    Pencereyi araladı, baktı ve düşündü: ‘Acaba yumurtacı Mustafa da kan dökenlerden miydi?’ “

    “Yerinden fırlayan Kliyo gidip onu ağzından öptü.

    ‘Söyle ona, Eleni teyze, söyle!’ Sonra elini masaya vurarak bağırdı: ‘Ben çocuğumu alıp gidiyorum. Artık Türkiye’de oturmam. Günün birinde Ermenilerin başına gelen olaylar tekrarlanır da çocuğumu gözlerimizin önünde keserlerse ne olur!’ “

    “Panaya’nın tacı üzerindeki inciyi, ninesi, kızı kızılbaşların elinden kurtulduğunda takmıştı. Kızcağızı yoldan geçerken yakalamışlar, yeşil fistan giydiği için öldürmek istemişlerdi. Kızcağız, kıl payı ölümden dönmüştü. Yeşil, İslam’ın kutsal rengiydi ve hıristiyanların bu renkte giysi kullanmaları yasaktı. Ne denir?”

    Dimitro, Sakız Adası’dandı. Sakız Adası ayaklanmasında ana-babası öldürülen Dimitro, küçücük bir çocukken esir pazarında satışa çıkarılmıştı. Siros’ta oturan dayılarından biri, lokumcu Vasilaki Sakız Adası’na gelmiş ve bir kese dolusu kuruş vererek onu satın almıştı.”

    Atina’da

    “Elengaki’nin evi en sonunda artık, Stadyo ve Ermu sokaklarıyla birlikte elektriğe kavuşmuş olan Eyolu sokağında. Eyolu sokağı güzel sokak. Evi, çarşının yanında. Büyük kolaylık bu, doğrusu!

    Ne var ki bu çarşıda her aradığını bulamıyorsun! Bu, ne biçim memleket, Allah aşkına? Zambak arıyorsun, yok. İri midye arıyorsun, yok. Dolmalık pırasa diyorsun, gülüyorlar. Asma kabağının ne olduğunu bilmiyorlar. Pastırmayı, lâkerdayı da bilmiyorlar. Yok, yok, yok. Hiçbir şey yok diyorum sana, canım! Hiçbir şey!”

    Köpek Katliamı

    “Loksandra, İstanbul’un sokak köpeklerini yeniden göreceği sevinci içinde tatlı bir uykuya daldı. Zavallı kadın, İstanbul’da tek bir sokak köpeğinin bile kalmamış olduğunu nereden bilsindi. Genç Türkler idareyi ellerine geçirir geçirmez ilk iş olarak, Sultan Hamit’in himayesinde olan sokak köpeklerini avlamaya başlamışlardı. Çingeneleri seferber etmişler, en ilkel ve merhametsiz metodlarla zavalı hayvanları toplayıp Marmara’daki çıplak bir adaya terketmişlerdi. Talihsiz hayvancıklar açlık ve susuzluktan kırılmış, ölüleri kokmuştu. Arkasından İstanbul’da bir kolera salgını başlamıştı! Bir kolera ki dünya kadar insani silip süpürmüştü.”

    Kapak resmi Antoine de Favray’a ait, 1773 tarihli bir İstanbul Panaroması.

  • Atina seyahatim öncesi yaptığım sahaf ziyaretimde tanıştığım, İstanbul’da doğup Atina’da hayatını kaybeden Rum yazarın kitabıyla (Yazar Maria Yordanidu ve kitabı Loksandra’dan sonraki gönderilerde bahsedeceğim.), bugün baskısı olmasa bile bizzat sahaflara giderek veya online olarak da nadirkitap.com aracılığıyla ulaşabilmemizi sağlayan, kitabın yayıncısı Belge Yayınları’dır. O nedenle önce yayıneviyle ilgili kısa bir bilgilendirme yapmak istiyorum. 

    Belge Yayınları, Ayşe Zarakolu ve Ragıp Zarakolu çifti tarafından 1977 yılında kuruluyor. Çoğunlukla politika, ekonomi, felsefe, ifade özgürlüğü, insan hakları, azınlık hakları, tarihsel yüzleşme ve sansür; Ermeni, Kürt, Rum, Süryani tarihi gibi pek çok büyük yayınevinin belki de değinmeye cesaret edemeyeceği konularda ciddi emek sarf ediyor. Ki bu çabalarının bedelini de çeşitli biçimlerde ödüyor… 

    Yayınevi, oluşturduğu tematik bazı dizilerle ilgilisine çok değerli ve aynı zamanda keyifli bir beslenme kaynağı sunuyor. Benim bahsedeceğim ilk kitabın yer aldığı dizi ise Marenostrum Dizisi. Bu dizi,Akdeniz’in çok kültürlü, ortak hafızaya sahip bir bölge olduğunu vurgulamak isteyen, Akdeniz’e kıyısı olan halkların kültürlerini, göçlerini, tarihsel karşılaşmalarını ve belleğini odağa alıyor. 

    Mare NostrumLatince’de “Bizim Deniz” anlamına geliyor. Bu, tarihsel olarak Roma İmparatorluğu’nun Akdeniz’in etrafındaki büyük kara parçalarını fethetmesinin ve Akdeniz’i neredeyse bir iç deniz haline getirmesinin ardından egemenliğinin mağrur bir simgesi olarak Akdeniz’e verdiği bir ad. Terim daha sonra 20.yy’da İtalyan faşizmi döneminde Mussolini tarafından siyasi amaçlarla, Roma’nın eski görkemli dönemini tekrar canlandırma, tekrar Akdeniz’in sahibi olma hedeflerinin emperyalist bir sloganı olarak kullanılıyor. 

    “Marenostrum özel bir dizi olacak. Bizi kendimize, birbirimize tanıtacak. Bu macera okurlarımızı da sürükleyecek.” R.Z. 

  • Yapacağım seyahatlere göre kitap seçmeyi hep sevmişimdir. Gideceğim ülkenin kültür ve tarihiyle ilgili bilgi edindikçe gezi daha da keyifli, büyülü bir hal alıyor; öğrendiğim, okuduğum şeylerin izlerini o şehrin bir köşesinde görüp rastgele bir sohbette duydukça bulmaca çözüyormuş hazzı duyuyorum…  

    Yunan mitolojisiyle ilgili daha öncesinde okuduğum kitaplara ek olarak daha önceki iki Atina gezim esnasında Yorgos Seferis’in “Üç Kırmızı Güvercin” kitabını, Sappho’nun “Nedir Gene Deli Gönlünü Çelen”, William Stearns Davis’in “Eski Atina’da Bir Gün” kitabını ve tabii ki Nikos Kazancakis’in “Zorba”sını zaten okumuştum (Tüm bu kitaplardan da zamanla bahsederim diye düşünüyorum.).  

    Yunan mitolojisi ve Antik Yunan gündelik yaşamıyla ilgili olarak okunabilecek eeen basit ve çok temel dört kitabı aşağıda paylaşıyorum.

    1- Edith Hamilton’ın 1942 yılında yazdığı; Ülkü Tamer’in Türkçe’ye çevirdiği ve Varlık Yayınları tarafından basılmış Mitologya. Yunan Mitolojisine dair neredeyse her şeyi, belli kategorizasyonlar çerçevesinde çok basit bir dille anlatıyor.

    2- Günışığı Kitaplığı’nın Köprü Kitaplar Dizisi’nden, Azra Erhat tarafından yazılmış Troya Masalları. Bu dizi pek çok önemli konuyu çocukların okuyabileceği haliyle anlatıyor. Bu kitapta da Troya Savaşı etrafında gelişen Yunan mitlerini masalsı bir dille aktarıyor. Okuması çok keyifli, kısacık bir kitap.

    3- William Stearns Davis tarafından 1914 yılında yazılan Eski Atina’da Bir Gün, Ezgi Karaca çevirisiyle Liberus Yayınları’ndan. Antik dönemde bir Yunan şehrindeki yaşamı her detayıyla anlatan, arkeolojik alanları gezmeden önce kesinlikle okunması gereken bir kitap. 

    4- Yunan Tanrılarının ve Tanrıçalarının doğuşunu, oluşumunu; kendi içlerindeki mücadelelerini anlatan, Hesiodos’tan Theogonia. Benim elimdeki baskı İş Bankası Kültür Yayınlarından çıkan Azra Erhat ve Sabahattin Eyüboğlu çevirisi.

    Bu yıl yapacağım üçüncü Atina seyahatim için haberdar olmadığım farklı Yunan yazarları araştırmaya çalıştığımda ise pek yeni bir isim çıkmamıştı karşıma. 

    Ben de Yunan edebiyatının biraz kıyıda köşede kalmış eserlerini bulabilmek umuduyla Aslıhan Pasajındaki sahaflara bir göz atmaya karar verdim. Uzun zamandır sahaf dolaşmamış, sözde vakit bulamamış biri olarak o kadar pişman oldum ki bu bahaneyle kendimi mahrum ettiğim kitaplar için. Beni inanılmaz heyecanlandıran kitaplarla karşılaştım ve bu sayfada bahsedeceğim ilk kitap da işte bu sahaf gezimde bulduklarımdan biri olacak.