Yunan edebiyatından birkaç kitap bulabilmek umuduyla uzun zaman sonra yaptığım sahaf ziyaretimde bulduğum, beni çok mutlu eden birkaç kitaptan ilkini, önceki yazımda anlatmıştım zaten: Maria Yordanidu’nun Loksandra-İstanbul Düşü adlı kitabı. Aslıhan Pasajı’nda karşıma çıkan ilk kitap buydu ve Frango Karaoğlan tarafından yazılmış arka kapağında şöyle yazıyordu:
“Loksandra’yı ilk okuduğumda ‘Eski İstanbul insanının romanı bu’ demiştim kendi kendime. Bildigim kadarıyla da ne Cumhuriyet öncesi, ne sonrası Türkçe yazında bir ‘Loksandra’ yoktu. Tıpkı bir ‘Benden Selam Söyle Anadolu’ya‘ olmadığı gibi. Yordanidu, Yunanlı kimliğinden soyunmuş, ‘İstanbullu’ oluvermişti gözümde. Dido’nun Kücük Asyalı oluşu gibi…”
Tabii ben o sırada Dido’yu da, Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabını da bilmiyordum. Loksandra’yı satın almamın hemen ardından, bir sonraki sahafta, bir kitabın kapağında Dido ismini görünce yaşadığım şaşkınlık size inandırıcı gelmeyebilir ama benim için çok tatlı bir tesadüftü bu. Hemen aldım onu da ve Loksandra’nın ardından Benden Selam Söyle Anadoluya’yı okudum. Bulduğum sırayla.
Dido Sotiriyu, 1909 yılında Aydın’da doğuyor ve 1922 yılında Yunanistan’a göçüyor. Ailesine rağmen öğretim görevlisi oluyor; Alman işgali sırasında ise yeraltı basınında önemli görevler üstleniyor. Göçün hayatına etkisi çok büyük olan Satiriyu, özgürlük, insan hakları ve bağımsızlık için mücadele ederek büyüdüğünü söylüyor. Ayrıca, Dido, Yunanistan’daki antifaşist direnişte adını ülke tarihine yazdıran ve savaş sonrası ortaya çıkan iç savaştaki faaliyetleri nedeniyle dünya çapında tanınan Elli Pappa’nın da kızkardeşidir.

“Köyün yakınında Efes Harabeleri vardı. O da umurumuzda değildi doğrusunu isterseniz. Kendi köy evlerimiz, silmesinden esigine kadar, eski devirden kalma süslerle doluyu zaten. Kaldı ki, bizim Kırkıca Köyü, eski kitaplarda Dağdaki Efes adıyla anılırmış ve bu da, bizim köklü bir geçmişe sahip olduğumuzu göstermekteymiş!”
Yazarın bu yazıda bahsedeceğimi kitabı Benden Selam Söyle Anadolu’ya, “kanlı topraklar” anlamına gelen Metomana Homata orijinal adıyla 1962 yılında yayınlandıktan sonra yazar, 1982 yılında Abdi İpekçi Türk-Yunan Dostluk Ödülü’ne layık görülmüştür. Türkiye’de ise 2001 yılında, Atilla Tokatlı çevirisiyle Can Yayınları tarafından basılmıştır. Çeviride, metnin orijinalinde de Türkçe olan kelimeler İtalik yazılarak belirtilmiş ki bu çok güzel ve önemli bir detay.


Yazar, kitap boyunca savaşların anlamsızlığı ve savaşları çıkaranların acımasızlığı üzerine uzun uzun düşündürüyor bizi. Ve bunu kesinlikle taraflı bir şekilde değil; Türk, Yunan, Ermeni, Anadolu’nun köylerinde yaşayan tüm halkları savunarak ve suçlayarak yapıyor. En çok da yabancı devletlerin ülke içerisinde yürüttükleri propoganda faaliyetleriyle yıllardır beraber yaşayan komşuları nasıl birbirine düşman edebildiğinden bahsediyor.
Örneğin ana kahramanımız, Aydın’lı bir Rum olan Manoli’nin civar köyden Türk arkadaşı Şevket’in babası rahatsızlandığında Manoli, arkadaşının babasını kendi köylerindeki doktora göstermek istiyor ve ölecek gözüyle bakılan adamcağız basit bir şekilde kurtarılıyor. Böyle bir dostluk ve yardımlaşma… Bunun üzerine Şevket, Manoli’den kiliseye gittiğinde kendisi adına da bir mum yakmasını istiyor: “Belki tanrılarımız da arkadaş olur.” diyerek… Hatta yıllar sonra Türk köyüleri, kışkırtmalara aldanıp çeteleşmeye başladığında da kaçıp kurtulmaları için Manoli’ye haber veren de Şevket oluyor.
Kitabı okuduktan sonra (elbette çok etkilenmiştim) hakkında biraz araştırma yapmak, başka okuyanlar neler düşünmüş öğrenmek istedim. Ve… Kitaplarla ilgili paylaşım yapan onlarca sosyal medya hesabı, blog vs içerisinden yalnızca bir kişinin bu kitap üzerine bir şeyler söyleme ihtiyacı duyduğunu gördüm: Yattığın Yerden Edebiyat. Belki okusalar diğerleri de kitaba hakkını teslim edecek ama okumamışlar işte, karşılarına çıkmamış ya da, haberdar olmamışlar bir şekilde. Bu sayfayı oluşturmak isteme sebeplerimden biri tam da bu işte. Herkesin aynı kitaplardan bahsediyor olması, o kitapların da bir şekilde pazarlama teknikleriyle sürekli önümüze çıkanlar olması ama biraz alternatif bir okuma önerisi eğiliminin bulunmaması.
Aşağıda, dış güçlerin Anadolu halkları üzerindeki etki çalışmalarıyla ilgili kitaptan bazı alıntılar okuyacaksınız.
“Bizim asıl düşmanımız Levantenlerdir; bir de, Osmanlı’nın kanını kaynağından emen Avrupalı sülükler… Ta nerelerden gelip çöktüler bağrımıza, yapışıp geçirdiler dişlerini rahatça… Bit bunlar bit, Allah belalarını versin! Ve göreceksin, felaket Türk-erden değil, onlardan gelecek bize…”
Ayrıca;
“Eğer biz Türkler açsak ve ıstırap çekiyorsak, bunun bütün sebebi, servetlerimizi ve ticaretimizi ellerinde tutan gâvurlardır! Bunların istismarına ve küstahlığına daha ne kadar göz yumacağız? Gâvur mallarını satın almayın. Onlarla her türlü ilişkiyi kesin… Ne ihtiyacınız var dostluklarına? Onlarla sözüm ona kardeşçe geçinmek size ne kazandırıyor? Siz samimi olarak onlara sevgi ve servetlerinizi ikram ediyorsunuz ama onlar…”
– Bu alçaklık ve yalan dolu vesikayı bütün Ortadoğu’da dagıtan kim, biliyor musun baba?
-Jön Türkler tabii. Başka kim olur?
-Boşuna yorma kendini, Jön Türkler değil: Deutsche Palestine Bank dağıtıyor. Evet evet, Filistin Alman Bankası! Şimdi anladın mı durumu?
“Harpten çok önce memlekete bir Alman ‘uzmanları’ akını başlamıştı: Tüccar, asker, polis, arkeolog, sosyolog, iktisatçı, doktor, rahip, öğretmen kisvesi altında durumu incelemeye, bizim aslımızı, geçmişimizi ve halimizi, istidat ve servetlerimizi öğrenmeye geliyorlardı. Hepsi de aynı ürkütücü sonuca vardılar: Biz, şeytan zekâlı Rumlarla Ermeniler, burada fazlaydık; avanak beylerin tüm ticaret hayatını reayaya bıraktığı, uyuyan bir imparatorlukta, haddinden fazla kilit noktası tutuyorduk elimizde…”
“Büyüklerin okşayacağı tutar adamı, küçüksen güvenmeyeceksin onlara…”
Şimdi de yazarın kitap boyunda savaşla ilgili yürüttüğü fikirlerden bazılarını okuyacaksınız.
“Savaş sahiden de, insanlar ve milletler arasında uçurumlar açıyor. Sizin mitolojinize bir Kirke vardır hani, dokunduğu insanları domuza çevirir. iste o Kirke, savaşin ta kendisi!”
“Bir an bile jandarmalar bizim evlerimize girdiği zaman duyduğumuz dehşeti hatırlamıyorduk; oysa daha dün, bu yüzden Türklere hayvan diyorduk biz! Savaş, barbar silahlarını bizim ellerimize vermişti şimdi; kuvvet bizim tarafimızdaydı, efendi bizdik.”
“Rezil ettiler hayatımızı. Savaş üstüne savaş derken, orasından çaldılar, burasından kırptılar hayatımızın; kuşa döndürdüler bizi! Bir seylere gebe bu çağ, ama bunca acılı bir doğumdan bakalım ne türlü bir çocuk çıkacak? Birazcık güzel gün yüzü görebilseydik hiç değilse!”
“Eğer askersen ve sorarsan kendi kendine: Ben ne için ölüyorum, diye… ayvayı yersin!”
“Bir Allah’ın elinden çıkmış olamazdı bu dünya, hayır! Böyle bir dünyayı, hiçbir Allah yaratmış olamazdı!”
Yöredeki bazı topluluklarla ilgili: Kuyumcu Köyü ve Tahtacılar
“Kuyumcu Köyü‘nden üç çocuk vardı yanımızda çalışan… Canlarını çıkarıyorlardı gün boyunca ve ücret olarak da topu topu günde bir tabak yemek veriyordu… Zenciler yaşardı Kuyumcu’da. Eskiden köleymiş bunlar, sonra hükümet tarafından azat edilmişler ve kendilerine bir kulübe yapmaya yetecek kadar toprak verilmiş. Bir soğan tohumu ekecek arazileri bile yoktu zavallıların; buna karşılık, pırıl pırıl bir gülümseyişleri vardı. Bembeyaz ve düzgün dişlerini gözler önüne seren bir gülümseyişleri…”
“Sazlığın yakınında, ileri görüşlü Türk topluluklarından Tahtacılar’ın oturduğu bir köy bulunuyordu.
Tahtacıları tanırım ben. Yörük’tür bunlar, yani Rafızi’dir. Kürtler gibi, bunlar da Hıristiyanlara yakınlık duyarlar.
Rum olduğumu öğrenen bir ihtiyar da akşam yemeğine alıkoydu. Oğlu da bizimle birlikte oturdu sofraya. Ama işin asıl tuhafı, kadınlar peçesiz hizmet ediyor ve rakı yerine şarap sunuyorlardı. Müslümanların bu türlü gelenekleri olmadığını iyi bildigimden kendini gizleyen bir Hıristiyan ailesine denk geldiğimi sandım…”
İzmir Yangını…
“Birden acı bir çığlık koptu, sonra da bir uğultu:
– Yangın!
– Yangın var!
– İzmir’i ateşe verdiler!
Kırmızı siyah alevler yükseliyordu göğe doğru.
– Ermeni mahallesinin oradan geliyor!
-O taraftan geliyor evet!
-Gene Ermeniler ödüyor hepimiz adına!
-İzmir’i ateşe vermeleri imkânsız… Ne kazanırlar İzmir’i yakmakla? Şehir şimdi onların zaten!
Evet, ama biz ne kazanmıştık çekilirken Türk köylerini ateşe vermekle?”
Ve son olarak da aşağıya eklediğim sayfa görüntüleriyle yazıyı bitirmek istiyorum. İlki insanın yüreğinin kaldıramayacağı kadar ağır bir konu, ki ilk kez duymuyoruz böyle hikayeleri. İkincisi ise yaşanan tüm dramı mitolojideki altın tiftik hikayesi metaforuyla özetliyor…


Leave a comment