Maria Yordanidu İstanbullu bir anne ile İdralı bir babanın kızı olarak 1897 yılında İstanbul’da doğmuş. Pire, İstanbul, Batum, İskenderiye ve Atina’da yaşamış; 1. Dünya savaşının patlayışıyla hayatında keskin dönüm noktaları oluşmuş, yoksul düşen ailesine destek olabilmek için hayata atılıp çeşitli işlerde çalışmış bir kadın. Yazar, 1923 yılında eşiyle birlikte Atina’ya taşınıp bir aile kuruyor ve ilk kitabı olan Loksandra’yı 66 yaşındayken yazıyor. Geç yaşta yazılan bu ilk kitabın ardından pek çok kitap daha yazıyor ve 1989 yılında 92 yaşındayken Atina’da hayatını kaybediyor.  

“Kendisine bir ömür boyu, dopdolu geçen bir ömür boyu böylesine mutluluk vermiş olan İstanbul’u nasıl sevmesindi Loksandra? Istanbul’un tadına doymak için yirmi dört saat yeter miydi insana…”

Bu yazarın bu kitabıyla tam da Atina’ya gitmeden önce İstanbul’daki bir sahafta karşılaşmamıza vesile olan ise Belge Yayınları. Yayın evi, Akdeniz’i sahiplenen Romalıların, onu Bizim Deniz anlamına gelen “Marenostrum” şeklinde adlandırmalarından esinlenerek aynı isimli bir dizi oluşturmuş ve dizinin ilk kitabı olarak da Osman Bleda çevirisiyle Maria Yordanidu’nun Loksandra/İstanbul Düşü kitabını 1990 yılında basmışlar. Bu diziyle Akdeniz’in bizim, hepimizin, akdenize kıyısı olan tüm şehirlerinde yaşayan yaşayan tüm halklara ait olduğu ve onları birbirine bağlayan ortak anılarla yüklü olduğu vurgulanmak isteniyor. Dizinin bu ilk kitabının çevirmeni Osman Bleda da kitabın girişinde bu çeviriye, Türk-Yunan dostluğunun gelişimine karınca kararınca bir katkıda bulunmak amacıyla giriştiğini belirtiyor ve iyi ki de yapıyor bu işi. 

Loksandra annesi öldükten sonra iki kardeşini, ardından teyzesinin yetimini büyütmüş, babasına bakmış ve böylece otuz yaşını bulduktan sonra dört çocuklu, dul Dimitro ile evlenip Bakırköy’e taşınmış. Bu sefer de bu dört yetim çocuğu büyütmeye ve evi çekip çevirmeye adıyor kendini. Nihayetinde geçkin yaşına rağmen, dualar ederek, Panaya’ya (Meryem Ana) adaklar adayarak kendi çocuklarını da doğuruyor. Bu anaç, özverili kadının çoğunlukla evinin mutfağında geçen hayatını merkeze alan bir İstanbul sosyal tarihi okuyoruz. Ama nasıl lezzetli… Sosyal hayatı etkileyen dönemin önemli gelişmelerini ise satır aralarından kısa kısa okuyoruz ve halkın gündelik yaşamında politikanın yerinin ne kadar da küçük olduğunu görüyoruz.  

Bir süre sonra, tahmin edebileceğiniz nedenlerden ötürü İstanbul’dan ayrılıp Atina’ya taşınan Loksandra, Atina’nın insanı ve kültürüyle bir türlü barışamıyor. Her ne kadar aynı kandan gelip aynı dili konuşup, aynı Tanrı’ya inansalar da o, her şeyden önce İstanbullu, Anadolulu! Kitap Rumca yazılmış olmasına rağmen dile o kadar çok Türkçe kelime geçmiş ki orijinal dilinde de Türkçe olarak kullanılan kelimeler daha koyu yazılarak aynen geçirilmiş. Bu şekilde ortak kavramları görebilmek zaman içerisinde kültürel anlamda ne kadar çok şeyi paylaştığımızı fark edebilmek adına çok önemli bence. 

Ve daha da güzeli… Bir kadeh şarap sipariş edip Loksandra’yı okumaya devam etmek için Atina’da Little Tree Bookshop’a gittiğimde hızlıca dükkandaki kitaplara bakmak istedim. Kitapların çoğu Yunancaydı tabii ki ve ben de İngilizce kitapların bulunduğu küçük kısma yönlendim. Orada, bir anda, Loxandra’yla karşılaştım. 2017 yılında Norma Aynsley Sourmeli tarafından yapılan İngilizce çevirisi (Denise Harvey Publisher). Tabii ben bu tür karşılaşmalardan çok heyecanlanan biri olarak hemen o baskıyı da satın aldım. Bir kadeh şarap daha sipariş verdim, Türkçe ve İngilizce çevirileri karşılaştırarak okumaya devam ettim… 

img_3422

Aşağıda da kitaptan seçtiğim bazı alıntılar var. Dönemin İstanbul’una ve orada yaşayan tüm halkların sosyal yaşamına ışık tutabileceğini düşündüğüm alıntılar.

İstanbul-Tatavla

“Boğazın Avrupa yakasında çoğunlukla Rumlar ve Avrupa asıllı kişiler otururdu: Mega Rema, Büyükdere ve Tarabya gibi semtlerin Avrupa’dan farkı yoktu. Asya yakasında ise Ramazan’ın geldiğini müminlere hatırlatmak için davul çalınırdı. Burada müezzin, günde beş kez aksatmadan, Allah’ın birliğini ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğunu ilan ederdi. Müezzinin sesi, bir masal aleminden geliyormuş gibi Avrupa yakasından duyulurdu”

“Küçük Haliç’te bulunan Fener, eski parlaklığını kaybetmiş olmasına rağmen, Rumların düşünce merkezi olmaya devam ediyordu.”

“İstanbul’un nüfusu yüzde yüz Rum olan tek semti Tatavla idi. Bir Türk, kendisine yalvarsan da buraya adım atmak istemezdi. “

“Tatavla’yı görünce Yorgaki gözlerine inanamadı: ‘Yahu, burası Yunanistan!’ diye söylenip duruyordu”.

“Eski gelenek ve görenekler burada korunuyordu. Burada hâlâ, yay biçiminde bir odun parçası çan olarak kullanılıyor ve kilise görevlisi bu çanı bir çekiçle üzerine vurmak suretiyle sokak başlarında çalıyor ve dindarları ayine çağırıyordu. (Osmanlılar devrinde hıristiyanların çan çalmaları yasak olduğundan, bir tahta parçası ve tokmak çan yerine kullanılırdı.)

Aile Yaşamı-Mutfak

“Kocan, kocalığını iyi yapsın istiyorsan onu iyi doyur. Yalancı dolmaya bolca soğan doğra, sindirimi kolay olsun diye nane de koy içine. Ayva reçeli ekşi ise olgun bir ayvayı çekirdeği ile kaynat, içine kat, dengeyi sağlamış olursun. Tenekedeki zeytinyağına acıma, ne der atasözü: ‘Zeytinyağı yiyen, akşamı çabuk eder.’ Mevsimine göre, güzelinden iyisinden sebze al, konserveyi ne yapacaksın?”
Bir kadının evindeki baş köşesi mutfağı olmadı mı o evliliğin temeli sarsılır.

“‘Oh! Allah’a şükürler olsun! Bugün ne pişirsem ki?’

Yani, günün ilk yemeği olarak ne pişireceğim demek istiyordu. Büyük midyelerden alıp dolmasını mı yapsındı, yoksa küçüklerinden alıp buğuda mı pişirseydi? Pilakisini ya da bol sarımsaklı kavurmasını yapsa da olurdu. Yoksa midye salmasında mı karar kılsındı…”

“Avupalılar, Anadolu kadınının hafifmeşrep olduğunu söylüyorlar. Anadolu kadını hafifmeşrep değil, ağzının tadını bilen kadındır. Bu yüzden de Anadolu’ya gelen yabancı, buradan bir daha ayrılmak istemiyor.”

İstanbul’da Yangınlar

“O çağda, yangın çıkınca Galata ve Serasker kulelerinde sinyal verilirdi. İtfaiye servisi yoktu. Yangınları tulumbacılar söndürürdü. Tulumbacılar, mahallenin dayıları, delikanlılarıydı. Yağlı saçları üzerinde yana yatırılmış vişne çürüğü rengindeki uzun fesleri, kulak ardına taktıkları çiçekleri ve basık yemenilerinin ardından iki parmak boyu dışarı fırlamış topukları ile iriyarı yiğitlerdi. Tulumbacılar, sabahtan akşama dek koğuşlarında oturur ve bir canlılık olsun, halılarını silktirmek isteyen biri çıkıp gelsin de beş on kuruş kazansınlar, ya da bir yerde yangın çıksın diye bekleyip dururlardı. Paskalya ve Noel günlerinde mahalleye tepsi çıkarırlar ve yağlı bahşiş toplarlardı. Çünkü, herkesin onlara ihtiyacı vardı.”

“Yangın nerede olursa olsun Tulumbacılar oraya koşarlardı. Sırtlarında küçük bir tulumba ve başlarında reisleri, paçaları dizlerinin üzerine sıvamış ve ellerinde meşaleler yalın-ayak koşarlarken «Vardaaa!» diye bağırırlardı (1). Savulmadın mı da ezip geçerlerdi.

ilk yardım, komşu mahallelerden gelirdi. Yangın ne kadar büyükse o kadar çok su tulumbası toplanırdı. Şamata çoğaldıkça su azalırdı. Bu arada ahsap evler (evlerin çoğu ahşaptı) Allahın darı sokaklar boyunca çıra gibi yanar, kül olurdu.


İstanbul’un sokakları öylesine dardı ki hanımın biri, bir defasında kapısının eşiğine oturmuş. Ayakları sokağın karşı duvarına değiyormuş. Sırtında dolap taşıyan bir tulumbacı oradan geçecek olmuş ve kadına bağırmış:
«Varda, hanımefendi, bacaklarını kaldır!» Çapkın hanımefendi karşılığı yapıştırmış:
«Erkeksen, gel de sen kaldır!»
Ondan sonra da istanbul’daki bu sokağın adı «Kaldırbacak Caddesi» olarak kalmış.”

(1) İtalyanca’da “Savulun”

İstanbul Halkları ve Politika

“O devirde milletin politikayla pek ilgisi yoktu. Ne savaşlar olup bitmiş, kimsenin haberi olmamistı. İşte, Kırım Savaşı. «Neymiş diyorlar? Savaş mı? Nerdeymiş bu savaş? Bize zararı olacak mı, olmayacak mı?» Zararı olmayacaksa «Allah’a şükür», zararı olacaksa «Koru İstanbul’u, Panaya mu. Sultana, koş bir mum yak.”
“Milletin İstanbul’da politikaya aldırdığı yoktu, çünkü sultanlar öyle de olsa, böyle de olsa istediklerini yapıyor, millete sormuyorlardı. Rumlar oldukça imtiyaz sahibiydiler. Bir yanda Rusya’nın ve Gladstone’un yardımlarıyla, öbür yanda kendi beceriklilikleriyle normal bir hayat sürüyorlar, toprağı işliyor ve zenginleşivorlardı.
Askerlik yapmıyorlardı, çünkü Türkler onların eline silâh vermekten çekiniyorlardı. Birkaç kuruş verip askerlikten kurtuluyorlardı. Ülkenin iç bölgelerine pek gidip gelmedikleri, Türklerle alış-verişleri olmadığı ve rüşvet vermesini bildikleri için işleri yolunda gidiyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, Abdülhamit’in baskı yönetimi altında Türklerin Rumlardan daha çok özgürlüğe sahip oldukları söylenemezdi. Bu yüzden, bütün azınlıklar birbirleri ile uyum içinde yaşıyorlardı.”

“Kürtler baltalarına meraklıydılar. Kürdistan’daki köylerinde bile Kürtler baltalarını yanlarından ayırmazlar ve gurbete gidecekleri zaman anaları, Isparta’lı kadınların oğullarına kalkan verdikleri gibi, ellerine balta verirlerdi. Baltanın, Kürt için büyük anlamı vardı. Kürt’ün baltasına söz atmak, Peygamberine söz atmaktan kötüydü.”

“Loksandra, Türklerden korktuğu gibi Kürtlerden de korkuyordu.”

“Ermenilerin öldürüldüğünü, ama Türklerin, evlerinde Ermeni saklamadıkça Rumlara dokunmadıklarını ve Tarnana’nın Ermeni olduğu haberi duyulmasın diye Theodoro’nun Allaha yalvarıp durduğunu anlattı. İstavroz sokağında ortalık yatışmıştı ama başka semtlerde kan dökme hâlâ sürüyordu.

Pencereyi araladı, baktı ve düşündü: ‘Acaba yumurtacı Mustafa da kan dökenlerden miydi?’ “

“Yerinden fırlayan Kliyo gidip onu ağzından öptü.

‘Söyle ona, Eleni teyze, söyle!’ Sonra elini masaya vurarak bağırdı: ‘Ben çocuğumu alıp gidiyorum. Artık Türkiye’de oturmam. Günün birinde Ermenilerin başına gelen olaylar tekrarlanır da çocuğumu gözlerimizin önünde keserlerse ne olur!’ “

“Panaya’nın tacı üzerindeki inciyi, ninesi, kızı kızılbaşların elinden kurtulduğunda takmıştı. Kızcağızı yoldan geçerken yakalamışlar, yeşil fistan giydiği için öldürmek istemişlerdi. Kızcağız, kıl payı ölümden dönmüştü. Yeşil, İslam’ın kutsal rengiydi ve hıristiyanların bu renkte giysi kullanmaları yasaktı. Ne denir?”

Dimitro, Sakız Adası’dandı. Sakız Adası ayaklanmasında ana-babası öldürülen Dimitro, küçücük bir çocukken esir pazarında satışa çıkarılmıştı. Siros’ta oturan dayılarından biri, lokumcu Vasilaki Sakız Adası’na gelmiş ve bir kese dolusu kuruş vererek onu satın almıştı.”

Atina’da

“Elengaki’nin evi en sonunda artık, Stadyo ve Ermu sokaklarıyla birlikte elektriğe kavuşmuş olan Eyolu sokağında. Eyolu sokağı güzel sokak. Evi, çarşının yanında. Büyük kolaylık bu, doğrusu!

Ne var ki bu çarşıda her aradığını bulamıyorsun! Bu, ne biçim memleket, Allah aşkına? Zambak arıyorsun, yok. İri midye arıyorsun, yok. Dolmalık pırasa diyorsun, gülüyorlar. Asma kabağının ne olduğunu bilmiyorlar. Pastırmayı, lâkerdayı da bilmiyorlar. Yok, yok, yok. Hiçbir şey yok diyorum sana, canım! Hiçbir şey!”

Köpek Katliamı

“Loksandra, İstanbul’un sokak köpeklerini yeniden göreceği sevinci içinde tatlı bir uykuya daldı. Zavallı kadın, İstanbul’da tek bir sokak köpeğinin bile kalmamış olduğunu nereden bilsindi. Genç Türkler idareyi ellerine geçirir geçirmez ilk iş olarak, Sultan Hamit’in himayesinde olan sokak köpeklerini avlamaya başlamışlardı. Çingeneleri seferber etmişler, en ilkel ve merhametsiz metodlarla zavalı hayvanları toplayıp Marmara’daki çıplak bir adaya terketmişlerdi. Talihsiz hayvancıklar açlık ve susuzluktan kırılmış, ölüleri kokmuştu. Arkasından İstanbul’da bir kolera salgını başlamıştı! Bir kolera ki dünya kadar insani silip süpürmüştü.”

Kapak resmi Antoine de Favray’a ait, 1773 tarihli bir İstanbul Panaroması.

Posted in

Leave a comment